İlişkiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İlişkiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Ekim 17

Zamane Aşkları’nı Okuyup Sevdiysen, Şimdi Yaratıcılık Zamanı!


“Peki ya sence Zamane Aşkları nasıl yaşanır?”

Soruyu yanıtla, kitapla birlikte çekilmiş fotoğrafınla birlikte 14.11.2011 tarihine kadar

duyguycl@gmail.com

adresine gönder.

En çarpıcı yanıt seninkiyse, imzalı “Zamane Aşkları” ellerinde! Üstelik sürpriz bir hediyeyle!!!



http://www.facebook.com/media/set/?set=a.192888524103727.50401.179981102061136&type=1

Salı, Eylül 6

Kadınları Anlama Kılavuzu


Erkekler şöyle, erkekler böyle deriz, erkekleri mercek altına alıp onları anlata anlata bitiremeyiz. Peki ama hanımlar biz sütten çıkmış ak kaşık mıyız yani? Bizim de çekilmez hallerimiz, olur olmaz değişimlerimiz yok mu? Hadi gelin bir değişiklik yapalım, bu seferki yazıyı da beyler için bizi anlama kılavuzu olarak hazırlayalım.
Evet beyler hazırsanız başlıyoruz;

Bir kadının beyninden geçenlerle ağzından çıkanlar arasında hiçbir zaman %100 senkronizasyon yoktur. Hayır derse o belki, belki derse o evet, evet derse o hayatta olmaz anlamına gelebilir. Bir kadın “beni bir daha arama” diyorsa bu “beni bir daha arama” anlamına geldiği gibi, “beni defalarca ara” anlamına da gelebilir. Hatta beni bir daha arama diyen kadın “beni arama, kapıma dayan, kul köle ol, yalvar yakar” demek istiyor bile olabilir.

“Her şeyi tamamen unuttum” diyen kadın yalancı kadındır. Kadın dediğin kirli çıkının tekidir. Asla unutmaz. Beyin korteksinin en ıssız köşelerinde dahi olsa, gerektiğinde kullanılmak üzere her türlü anıyı itinayla saklar. Evet, çok derinlere gömer fakat asla imha etmez. Acil durumlar için her zaman saklar.

“Beklentim yok” diyen kadına da asla inanmayın. En beklentisiz görünen kadın bile görüntüsüne inat bir şeyler bekler. Çünkü bir kadın asla beklentisiz yaşayamaz. Bilimsel olarak açıklamak gerekirse; potansiyel bir ilişkinin tohumları atıldığı anda, kadın beynindeki beklenti hücreleri aktive olur. Kadın o saatten sonra aramanızı bekler, sormanızı bekler, ilgi göstermenizi bekler, düşünmenizi bekler, çabalamanızı bekler… En umursamaz ilişkide bile, umursamaz görünür ama umursanmayı bekler. Yani bekler de bekler. İşte bu yüzden bir kadının ömrü beklemekle geçer.

Bir kadın asla karşısındakini olduğu gibi kabul edip, elindekiyle mutlu olmayı bilmez. Bir erkek yeterince arıyorsa daha çok aramasını ister, daha çok aradığın da daha az aramasını. Özel günleri hatırlamıyorsa zorla hatırlamasını ister, sonra da zorla hatırlamaktansa hiç hatırlamamasını. Fiziksel olarak da öyle. Mesela karşısındaki erkek kısa saçlıysa saçını biraz daha uzatmasını, hantal görünüyorsa biraz daha fit olmasını ya da giyim tarzını onun zevkine göre uyarlamasını.

Ayrıca bir kadın potansiyel ilgi manyağıdır. Bir erkeğe karşı bir şeyler hissediyorsa ilgi görmekten mutlu olması ne ala, ona lafım yok. Ama bir kadın zaman zaman hiçbir şey hissetmediği bir erkeğin ilgisinden de hoşlanabilir. O ilgiyle alıp egosunu güzelce bir siler, parlatır, cilalar sonra da ondan sıkılır ve kurtulmak için var gücüyle uğraşır. Parlayan egosuyla gördüğü ilgiyi beğenmemeye başlar, ilgiden kurtulunca da “ne olacak benim bu halim” diye yakınır da yakınır.

Kadın oldukça riskli bir canlıdır. Bir an mutluyken bir diğer an mutsuz olabilir. Her an depresyona girip, birden depresyondan çıkabilir. Bir anda parlayıp, bir anda sönebilir. Merkür’den etkilenir, havanın kasvetli olmasından etkilenir, hormonlarının çıldırmış olmasından etkilenebilir ve tutarsız hareketlerine çok güzel kılıflar uydurup, onlar için çokta şahane bahaneler bulabilir.

Bitti mi sanıyorsunuz? Tabi ki de hayır! Devamı gelecek çünkü bir kadının anatomisinden 12 ciltlik kitap yazılabilir. Ve beyler biliyorum belki de ilk kez bu yazımı sonuna kadar destekliyor ve muhtemelen kadın milletiyle ilgili yazdıklarımın hepsine katılıyorsunuz.

Ama asıl komik olan ne biliyor musunuz? Siz, bizim bu dengesiz, tutarsız ve ne istediğini bilmeyen halimizden yaka silkip, sonra da yine bize aşık oluyorsunuz!

Pazartesi, Nisan 25

Ooo La La Carpe Diem Baby!


Hani şu karmaşık kadın beynimizle yıllardır erkekleri anlamaya çalışıyor, onların hareketlerinin altında neler yattığını çözebilmek için kendimizi paralıyoruz ya boşa uğraşıyoruz. Çünkü erkek beyni bizim düşündüğümüz gibi işlemiyor. Onların hareketlerinin altında bizimkiler gibi binlerce şey yatmıyor. Davranışları oldukça düz bir mantıkla ilerlerken, söyledikleri sözlerin altında hiçbir zaman bizimkiler gibi farklı alt metinler olmuyor.

Onların düşünce sisteminde bizimki gibi manyak labirentler, kıvrımlı sinir bozucu yollar ve anormal çıkmaz sokaklar yok. Aksine düşündükleri ve hissettikleriyle yaptıkları arasında sadece dümdüz bir çizgi var. Dümdüz ve kısacık bir çizgi… İşte hepsi bu!

Yani bir erkek o an bize ilgi göstermek isterse gösteriyor, istemezse göstermiyor. Bize karşı aşkı hissederse yaşıyor, artık hissetmediğini düşündüğü an çekip gidiyor. Geri dönmek isterse dönüyor, istemezse dönmüyor. Ne geçmişi sorguluyor ne de geleceği, sadece o an ne hissediyorsa onu yaşıyor. Yani, O La La, Carpe Diem Baby!


Peki biz napıyoruz? Her defasında aynı hataya düşüp her şeyi didik didik ediyoruz, saç baş yoluyoruz, tırnaklarımızı yiyoruz. Ve olayları her defasında trajik hale getirip bide üstüne bunlara inanıyoruz.

Mesela yeni tanıştığımız biri bizi ertesi gün aramıyorsa; ne o erkeğin başına bir şey gelmiş oluyor, ne toplantısı çıkmış, ne şarjı bitmiş oluyor ne de telefon numaramızı kaybetmiş. Sadece aramak istememiş ve aramamış oluyor. İşte bu kadar basit!

Ama biz napıyoruz bunu kabullenmiyoruz, kabullene-mi-yo-ruz! Ve bir erkek beyninin sakin işleyişinin aksine, biz her seferinde kendimizinkini “niçin”lerle doldurup taşırıyoruz.

“Niçin beni kıskanmıyor?”, “Niçin aramıyor?”, “Niçin beni terketti?”, “Niçin böyle davranıyor?”...

“Niçin durup dururken mesaj attı?” “Niçin beni aradı?” “Niçin bana karşı bu kadar iyi?”…

“Bi’ dur be kadın bi’ dur sorgulama artık! O an öyle istedi ve yaptı, öyle hissetti ve yaptı, olay bu kadar basit!” demiyoruz. Ve kendi küçük kuş beynimizin bizi her defasında yiyip bitirmesine izin veriyoruz.

Bravo bize!

Peki onların bu kadar düz mantık olduğunu kabullenip de artık hiçbir şeyi sorgulamadan, üzülmeden, kırılmadan onlar gibi yaşayabilir miyiz dersiniz? Cevap açık değil mi?
Yaşayamayız, yapamayız. Bu imkansız. Yaradılışımız böyleyken biz kadın milleti düşünüp sorgulamadan duramayız.
Öyleyse yapacak bir şey yok…

Seni versinler ellere, beni vursunlar, sana carpe diem’in tatlı yolları, bana kuruntular…

Ne de olsa erkekler Mars’tan, kadınlar Venüs’ten…

Pazartesi, Mart 21

Peki Ya Siz Hangi "İzm"densiniz?


‘Hümanist’tik önceleri aşkta… Birileri için çarptı kalbimiz, onları sevdik, onlara hayran olduk hatta onlara aşık olduk. Bu sayede insan sever olduk hatta insanlar yetmedi, aşktan kör olan gözlerimizle çiçeği, böceği, güneşi, bulutu bile sevdik. Sonra bir gün gözlerde o ışık söndü, aşk nefrete döndü.

İşte o anda ‘mazoşizm’in dibine vurduk. En kralından ‘optimist’ olan bünyemizi, ‘pesimist’ düşüncelerle doldurduk. Canımızı acıtacağını bile bile kaybettiğimiz aşkı düşündük durduk. Onu bir kez olsun görebilmek için ordan oraya koştuk… Baktık canımız yeterince yanmıyor; açtık damar şarkıları, ruhumuzu karartan balatları, kendimizi daha da acıya boğulduk. Yani bizler en kralından birer ‘mazoşist’ olduk.

Peki o bedenler acıya doyduğunda noldu? Yogasından, meditasyonuna koşturup kafayı iç huzuru bulmakla bozdu. Günlük konuşma dilimiz; çakralarla, auralarla, evrene gönderilen mesajlarla ve uzak doğu felsefelerindeki inançlarla doldu. Ve işte karşınızda ‘Budizm’i çözmekle kafayı tırlatmış bir ordu!

Bazılarımızın aşk anlayışı hepsinden mütevaziydi oysa. Bana sevgi yeter diyordu; bir tatlı gülüşe, iki güzel söze kanıyordu. O ‘minimalist’ yürekler; küçük hayallerinin küçük adamları için gümbür gümbür çarpıyordu.

Tüm bunlar yaşanırken aramızdan bazıları ‘idealist’ çıktı, aşkı aramaktan vazgeçmeden düşe kalka yol aldı. Kimimiz ise ideallerinden caydı, içlerinde zengin koca telaşı, gözlerinde dolar işaretleriyle ‘materyalizm’e doğru yelken açtı.

Ama mazoşizm’in dibine vuranlar ve kendini ‘budizm’e en çok adayanlar her seferinde ‘sürrealist’ler oldu. Çünkü onlar gitti yedisinden yetmişine en ilginç adamı buldu. Hayatlarında hep Salvador Dali tabloları gibi deli fikirli, ince zekalı, anlaşılmaz aşklara tanık oldu. Yani onlar aşkta ‘post-modernizm’e baş koydu. Onların umduğu adamla bulduğu adam bir kere olsun aynı çıkmadı, adam gibi adam bir türlü onları bulmadı. ‘Sürrealist’ gitti; dürüst sanıp bir yalancıyı, akıllı sanıp bir deliyi, tutarlı sanıp bir dengesizi yani düzgün sanıp bir arızayı sevdi. Ve sevdiklerinin hepsi özünde o kadar ‘egoist’ti ki ardına bile bakmadan çekip gitti.

Derken aşktan kalbi kırılan, umduğu aşkı bulamayan, ilişkiler yüzünden başı yeterince ağrıyan, erkeklerden yana ağzı fena yanan, her türlü ‘izm’e başvurup gönül işlerine bir türlü çare bulamayan Ey Türk Kadını kendine yeni bir yol çizdi. Gitti ‘feminizm’i seçti. Erkeklere savaş açtı, aklı sıra gücüne güç kattı.

Oysa ki tüm bu izm’lerim içinde aradığımız bir tek ‘izm’ vardı bizim. Arayıpta bulamadık hani. Yanlış zaman dedik, yanlış insan dedikte nasıl bulacağımızı bir türlü çözemedik.

Yani bizim aradığımız romantizm’di sadece. Öyle çok fazlasını da aramadı bünyemiz üstelik. Büyük büyük mucizeler beklemedi. Dürüstlük istedi çoğumuz, kırılgan bünyemize nazik dokunuşlar bekledi, bir içten gülümsemeye niyet etti kalplerimiz, yürekten kopan bir sevgi sözünü duymayı ümit etti.

Yani biz tek bir şey bekledik oysaki. Yalansız, dolansız, kaidesiz, kuralsız gerçek sevgiyi. Bulamadık diye ‘hümanist’tik önceleri de, mazoşist olduk sonra. Bulamadık diye ‘optimist’ti hayallerimiz yıkılana kadar, derken ‘pesimizm’e hapsoldu. Bulamadık diye büyüttük hayallerimizi ‘materyalist’ olduk, bulamadık diye küçülttük hayallerimizi ‘minimalist’ olduk. Hatta anormalleştik ‘sürrealist’ olduk ve sonunda kendimizi ‘feminist’ eylemlerde bulduk.

Yani diyeceğim odur ki aslında her şey çok basitti; işin özü sadece bir tutam ‘romantizm’di.





Sadece ‘romantizm’!

Pazartesi, Ocak 17

İşte Gerçek “Secret”



Son yıllarda olmasını istediğimiz her şeyi pozitif enerjiyle evrene yollama ve başımıza gelen iyi ya da kötü her şeyde evreni suçlama gibi bir huy edindik. İyi düşün iyi olsun felsefesini alıp, az biraz kuantum fiziği ekleyip, çekim yasası terimleriyle kafamızı iyice karıştırıp bilimselliğe bağlayan kişisel gelişim kitaplarıyla ortaya çıkan bu hastalık, hızla hepimize bulaştı.

Peki bizler iyi, kötü her türlü mesajımızı enerji yoluyla evrene gönderirken ne kadar gerçeklikten uzak bir iş yapıyor olduğumuzu düşündük mü? Nereye gider bu mesajlar, nerede depolanır, bize hangi zaman aralığında geri döner, göndermemiz gereken açık bir adres var mıdır yoksa ortaya fırlatsak o yolunu bulur mu? Peki ya kötü enerjilerimiz iyilerden daha fazlaysa, o zaman 3 kötü 1 iyiyi yok edebilir mi ya da tam tersi? Peki biz bu çekim yasasını kişiselleştirip adına “bumerang etkisi“ diyebilir miyiz ya da ne bileyim “beton etkisi”? Çünkü bazen aklımıza gelen başımıza geldiğinde beton bir duvara çarpmış gibi oluyoruz da!

Her şey bir yana ben bizi iyi düşünmeye teşvik eden, her birimizi sevgi pıtırcığı gibi pozitif olmaya yönelten bu felsefeyi sevsem de, her şeyi evrene bırakma kısmına tamamen karşıyım. “Beni Sevsin”, “Bana geri dönsün”, “İşler iyi gitsin”, “Artık çok mutlu olayım”… Hoop hepsini yolla evrene! … Peki ya sonra?
Gönderdik gönderdik de biz ne yaptık kendimiz için oturup beklemekten başka? Beni sevsin dedik oturup sevmesini bekledik, tanışmak istedik evrene mesajımızı gönderdik, gelip tanışmasını bekledik… Sanki bütün bu enerjimizi evrene değil de, mesajın asıl muhatabına yöneltseydik daha hızlı yol alırdık hani! Tanışmak için bir ufak bir tebessüm, seni sevmesi için seni tanıması yeterdi belki de… Hani biraz tembellik mi ettik ne? İşin kolayına kaçalım dedik, çabalamaktan kaçtık böylece hayal kırıklıklarını en aza indirmeye çalıştık sonra bir baktık olmasını istediğimiz hayallerimizde en aza inmiş çünkü evrene gönderilmiş, evren çok meşgulmüş, hepsi beklemede kalmış!

Yani kıssadan hisse, filozofunuzun diyeceği şudur ki; elinizden gelmeyenlere lafım yok ama elinizden gelen durumları evrene bırakmayın. Kalkın oturduğunuz yerden, harekete geçin, düşünün, plan yapın, uygulamaya çalışın, hatta yüzünüze gözünüze bulaştırın, tekrar deneyin, çabalayın, uğraşın, didinin, illa ki olur!…

Baktınız hala olmuyor işte o zaman oturun köşeye en sinirli ama pozitif halinizi takının ve başlayın evrene isteklerinizi sıralamaya, bakalım o bu işle başa çıkabiliyor mu?

Şimdi yüksek müsadenizle ben en tatlı gülümsememi takındım ve harekete geçmeye gidiyorum. Gelen var mı?

Pazartesi, Ocak 3

Aramızda Kocaman Bi' Fark Var!



ERKEK

-Ee nası gidio senin kızla?
- İyi işte nası olsun?

KADIN

-Ee napıyo bakalım sevgilin?
-İyi valla gerçi geçen gün acayip sinirimi bozdu. İştekilerle yemeğe gidiyorum dedi bak 5 kere aradım açmadı sonra geri aradı neymiş efendim iş konuşulurken bakamamışmış, dedim bari mesaj atsaydın, geri aradım ya diyor delirdim delirdim.. Zaten bu erkekler hep böyle…

* * *

ERKEK

-Abi ne yaptın aradın mı geçen gün tanıştığın kızı?
-Yok ararım bi ara.

KADIN

-Ee geçen gün tanıştığınız çocuk aradı mı?
-Yaaa aramadı! Ertesi gün bütün gün arar diye bekledim, yok hayır madem aramayacaksın telefonumu niye istiyorsun? Ben mi arasam acaba ama yok yok dur biraz daha beklerim daha iyi dimi? Yok ya da beklemesem mi? Arar mı sence? Ne zaman arar? Mesaj mı atar acaba? Atmazsa napsam?

* * *

ERKEK

-Abi akşam bize gelin derbiyi bizde izleyelim üstüne de bi playstation turnuvası..

KADIN

-Kızlar akşam bize gelin DVD filan izleriz dedikodu yaparız. Ay bir film aldım nasıl güzel sonuna kadar ağla ağla bi hal oldum onu izleriz.

* * *

ERKEK

-Abi Aslı'yı çağırdım akşama 5-6 kız geliyorlar!
- Ooo kızlar güzel mi acaba oğlum?

KADIN

- Akşam Emreler çağırdı onlarla gideriz.
- Yaa ne giycez? Askılı mı giysem pembe gömlek de olur ya da geçen gün giydiğim siyah t-shirtü giyebilirim altına ne giysem kot giysem hangi kotu ama? Koyu renk olanı mı dar paçayı mı yoksa hafif yüksek belliyi mi? Ay giyecek hiçbir şeyim yoook!

* * *

ERKEK

- Ali'nin yeni kızı gördün mü abi?
- Evet abi taş gibi hatun.

KADIN

- Kızım Ayşe'nin sevgilisini gördün mü?
- Ay görmez olur muyum? Hayır anlamıyorum o kadar yakışıklı çocuk o kızda ne bulmuş? Zaten onda şeytan tüyü var, ben anlamıyorum ki nasıl buluyor öyle çocukları…Bir de güzel olsa gam yemicem bu işte bi yanlışlık var ama çözemedim…

* * *

ERKEK

- Mehmet evleniyormuş duydun mu?
- Bi kaptırdı o da o kıza oğlum yapma etme dedik yine dinlemedi kendi bilir artık yaksın başını.

KADIN

- Aslı evleniyormuş duydun mu?
- Yaaa evet ne güzel dimi!! Zaten herkes sıradan evleniyor, bir biz kaldık. Benim merak ettiğim nasıl ikna etti o çocuğu evliliğe? Düğünü ne zaman olur acaba? Nerde yapar dersin? Asıl gelinliği nasıl olacak acaba ya? Biz ne giysek?

* * *

ERKEK

- Noldu senin kızla barıştınız mı?
- Yok.

KADIN

- Noldu Ali'yle barıştınız mı?
- Hayır o gün sana anlattım ya kavgayı ondan sonra aradı açmadım, ertesi gün aradım o açmadı bekledim geri arar diye bütün akşam aramadı biliyordum zaten kesin başkası var demiştim ben sana dimi? Aldatıyor beni bak kesin yoksa bu kadar uzatır mıydı? Benden mi bekliyor acaba? Yok kesin artık sevmiyor beni. Gurur mu yaptı dersin? Ama ben haklıyım o niye gurur yapıyor? Ya acaba ben mi yanlış anladım söylediklerini, dur bak bi daha anlatıyorum…

* * *

ERKEK

-Abi geçen gün tanışmıştınız ya Kerem'le o da geliyor akşam.
-Tamamdır.

KADIN

- Hani geçen gün tanışmıştınız ya Ayşe'yle o da uğrayacakmış akşam.
- Ne? Hayır istemiyorum ben o kızı benim masamda. Ne demek uğrayacakmış bana mı sordu. Hayır o gelirse ben gelmiyorum o zaman. İlk gördüm bi sevmedim ben o kızı, o gün bi merhabalaştık bi daha selam bile vermem yok hayır aaaaa…

* * *

ERKEK

- Kardeşim nasıldı buluşma, nası kız?
- İyi ama biraz bacakları kalın galiba abi bilmiyorum ki!

KADIN

- Nası çocuk nası gitti buluşma?
- İnanılmaz romantikti anlatamam sana, bu kadar mı güzel konuşur bir insan. Yok bu sefer kesin aşık oldum, o kadar kibar o kadar düşünceli ki anlatamam…Önce beni evden aldı….



VS. VS. VS.DİYORUM YA ARAMIZDA KOCAMAN BİR FARK VAR!

Pazartesi, Aralık 27

Ayakkabı Kadar Sevdiğin, Başka Ne Var Bildiğin?

Tüm kadınlar ayakkabılarına bir şekilde değer verir. Kimi kadın onlara tapar, kimi onlardan koleksiyon yapar, kimi rahatlığına, kimi şıklığına, kimi modeline, kimi rengine bakar ama her kadın özünde ayakkabılarını sever, özen gösterir, ayrı bir yere koyar. Ayakkabı değerlidir ve kadınların ayakkabılarına olan bağlılığı oldukça fazladır. Eminim ki her kadın gibi senin de ayakkabılarınla olan ilişkin özeldir ve onların yeri ayrıdır. Hepimizin bu obsesif halinin nedeni aslında çok basittir, özünde küçücük bir ayrıntı yatar ve her şeyi açıklar. Hiçbir zaman fark edilmese de bir kadının ayakkabılarıyla olan ilişkisi, hayatına girmiş, girmesini istediği ya da girecek olan erkeklerle olan ilişkisiyle birebir aynıdır. Yani özünde kadın ayakkabı ilişkisiyle kadın erkek ilişkisinin hiçbir farkı yoktur.Nasıl mı?

Alışveriş merkezlerine, mağazalara, özel butiklere nereye bakarsan bak ayakkabı deyince çeşit çoktur ama ayağına ve tarzına yakışanını bulmak zordur. Güzel ve tam senlik bir ayakkabı bulduğunda ve ona sahip olduğunda, sana onunla gezerken hissettiğin kadar iyi hissettirebilecek çok az şey vardır. Bu hissi seversin çünkü sana kendini değerli hissettirir. Tıpkı doğru erkek gibi.

Ya da yanlış bir ilişki gibi zaman zaman ayakkabıların da hiç istediğin gibi çıkmaz acı verir. Her adımında o kadar vurur ve can acıtır ki, onları ayağından bir an önce çıkarıp atmak istersin. Ayakkabı ayağındayken bile çıkaracağın anı düşünür, ne kadar rahatlayacağını hayal eder durursun. Her ne yapıyor olursan ol, aklının bir yarısı hep o acı veren ayakkabılarındadır, ilgin dağınık, için sıkıntılıdır. Aklını çok fazla başka şeye veremezsin ve gittikçe daha da kötü hissedersin. Sonunda fırsat bulup onları çıkardığındaysa, o soğuk taşa basma hissinin verdiği rahatlık başka hiçbir şeyde yoktur. Bir anda yüzünü bir gülümseme kaplar, için rahatlar. Beynindeki düşünceler, ayağındaki ağrı hepsi bir anda yok olur. Bir daha asla bu ayakkabıları giymeyeceğim dersin, atarsın gider.
Bazen de tam tersidir, bazı ayakkabılarını o kadar çok seversin ki ayağını sıksalar bile yine de giyersin. Sırf ayakkabına duyduğun sevgi yüzünden, onun sana yaşatacağı acıyı görmezden gelir, çektiğin o acıya bile değermiş gibi hissedersin. Ve o tarz ayakkabılar öyle illet şeylerdir ki çıkarsan da ayağını hala acıtır, hatta izi kalır ve geçmesi zaman alır.

Üstelik bazı zamanlar durum daha da vahimdir. O çok kıymetli ayakkabıların ayağını yara yapana kadar vurur. Sen ise uslanmaz, iflah olmaz şekilde onları çok seviyorsun diye vurduğu yere yara bandı takıp yine giyersin. Bazen yara bandı bile işe yaramaz ayakkabılar ayağını kanatır. Ve işte o noktada artık onlardan kurtulmanın vakti gelmiş ve geçiyordur bile. Üstelik ayakkabınla işin bittiğinde ve çıkarıp attığında dahi yaptığı yara hala ordadır, kolay kolay kapanmaz. Onun üstüne başka ayakkabılar denesen bile yara kapanmadıkça acısı geçmez. Geçmesi zaman alır, hatta bazen izi kalır.
Bu yüzden doğru erkeği aramak gibi doğru ayakkabı için de uzun arayışlara girmen gerekebilir. Önce doğru numarayı bulman gerekir üstelik doğru numarayı bulsan bile doğru ayakkabıyı bulman yine de zor olabilir. Bazen tam ayağıma göre deyip aldığın bir ayakkabı zamanla ayağına bollaşır ve bir an önce senden kurtulmak istiyormuş gibi ayağından çıkıp durur, bazen de ayağın öyle şişer ki ayağına tam olan ayakkabın deli gibi seni sıkmaya başlar, çıkarıp atmak istersin. En kötüsü de bazen zamanında çok severek aldığın ayakkabın eskidikçe, patlar, çatlar, kopar, fire verir, sana eskisi kadar güzel gözükmez, giyilesi kalmaz.
Çeşit çeşit, renk renk, model model olsa da ayakkabılar tıpkı ilişki yaşanacak temel erkek çeşitleri gibi 2 ana kategoriye ayrılırlar; topuklular ve düz modeller.
Topuklu modelleri rahatlığından çok güzelliği için tercih edersin, onunla gezmenin en büyük avantajı sana verdiği kendine güven hissidir. Ama risklidir, çok can acıtabilir, seni düşürebilir ya da topuğu kırılarak seni yarı yolda bırakabilir. Yani sağı solu belli olmaz, güzelliği rahatlık vermez, güvenilmez.

Rahatlık verense düz ayakkabılarındır. Onlarla kendini iyi hissedersin. Senin konforun için çok fazla özellik ve seçenek sunar çünkü onların tek derdi gerçekten senin rahatlığındır. Ayağında topuklu ayakkabı kadar güzel durmayabilir ve sana onların verdiği kendine güven hissini vermeyebilir ama düz ayakkabı o kadar rahattır ki sana huzur verir. O kadar çekici olmasa da onunla daha hızlı yol alırsın ve asla seni yarı yolda bırakmaz.

Bilirsin ki onlar uzun yürüyüşlerinin vazgeçilmezidir.

Yani rengi, dayanıklılığı, numarası, modeli derken tıpkı etrafımızdaki erkekler gibi ayakkabılarda da çeşit çok ama mükemmel ayakkabı yoktur. Her aradığını bir arada bulabilmen neredeyse imkansıza yakındır. Bu yüzden yapman gereken en mantıklı şey ne istediğini belirleyip mükemmeli değil, mükemmele yakını arayıp bulmaktır. Yok gibi gözükse de bir yerlerde elbet mükemmele yakın bir ayakkabı vardır.

Peki hala bulamadın mı? Üzülme, her yeni sezon yeni modeller demektir ve her sezon mükemmele yakın arayışın için yeni bir umuttur. İyi alışverişler!

Perşembe, Aralık 16

Fala İnanma, Falsız Kalma!


Öyle ya da böyle hepimiz psikoloğa gideriz, kimimiz bu işin ehli bir uzmanın karşısına geçer sorunlarımızı çözmeye çalışır, kimimizse psikolog niyetine bir falcının karşısına oturur duymak istediklerimizi söylemesini ümit ederek hevesle bizim için yarattığı kaderi dinleriz. Dertler ya da beklentiler büyükse 'çok iyi bir falcı biliyorum' referanslarını toplar, paramızı yatırır, moralimizi düzeltiriz, beklentiler fazla değilse de günlük astroloji falı niyetine 'hadi kapattım bir bak bari' modunda uzman arkadaştan ya da aile büyüğünden güzel şeyler duymayı bekleriz. Evet falcılar da bir nevi psikologlarımızdır ve bir falın beklentisi bizi belirli bir süre iyi hissettirmeye ve beklentiler içine sokmaya yeter de artar bile…

Bu iş fal kapama sanatıyla başlar; falımızın doğru çıkması için fincanı kapadıktan sonra saat yönünde dairesel hareketlerle karıştırmalı, ikinci etapta da kendimize doğru çevirmeliyiz aksi takdirde fal fallıktan çıkar karşımızdakinin bakası kaçar. Üstelik bir de soğurken üstüne yüzük bıraktık mı yaşadık, falda kesin ‘evlilik’!

Üstelik ‘kahve falı bakabilme yeteneği’ dediğin şey bir kadının DNA’sında mutlaka olmalıdır. 18-25 yaş aralığında ortaya çıkmalı, 35 yaşlarında uzmanlık seviyesine ulaşılmalıdır. ‘Ben bakamıyorum ki!’, ‘ Ben orda sırf telve görüyorum’ cümleleri hemcinslerinin kişiye kınayan bakışlar atması hatta küçümsemesi için paha biçilmez kalıplardır. Bu nedenle altın kural şudur ki; gruptaki en zayıf halka olmamak için fal bakamıyorsanız bile, fal bakabiliyormuş gibi yapın, korkmayın uydurun her şey uydurmakla başlar…

Gelelim telvenin büyüsüne… Hangimiz fincanda çıkan harflerle hayatımızda olan ya da olmasını istediğimiz kişileri bağdaştırmaya çalışmamışızdır ki, hatta isim-harf eşleşmesi yakalayamazsak soyadında harfi bulmaya çalışır, o da olmazsa ‘Emin misin E mi? Yan dönmüş M olmasın?’ zorlamasında bile bulunuruz. Olacak olaylara öyle bir kesin gözüyle bakarız ki 3 vakte kadar lafını duyar duymaz karşımızdakinden '3 hafta mı 3 ay mı?' diye kesin bir tarih ister 3 günde karar kılar tam 72 saatimizi heyecan içinde geçiririz. Peki fallarda çıkan o uzun uzun yollar bizi nerelere götürmemiştir ki, gönlümüzde Jamaika varsa 'Kesin Jamaika’ya gidiyorum' bile dedirtir bize.

Biraz da hayvanat bahçesi kıvamındadır kahve fallarımız; kısmetli balıklardan, muratlı develere, hayırlı atlardan, düşman yılanlara ve bolca haber getiren kuşlara kadar hepsinin falımıza uğramışlığı vardır mutlaka! Üstelik fal dediğin şey karmaşık bir bilimdir, tarot kartlarından destek aldığı olur, hatta astrolojiden bile yararlanır. 'Bak bu uzun boylu kesin boğa, olmadı koç burcu' cümleleri gayet olağandır. Üstelik üç kademelidir; fincanda istediklerimiz çıkmadıysa alternatifi tabak vardır, tabakta çıkmazsa ters çevrilip dilek tutma usulüyle illa ki umut verici şeyler itinayla yaratılır. Beklenen şeylerin çıkmadığı fala inanılmaz, tam da beklediğimiz şeyleri duyduğumuz fal ise bizim için kutsaldır. Yani sözün özü fal bizler için mutluluktur, umuttur, beklentidir, deşarj olma sanatıdır.

Ve bu kadar ballandıra ballandıra anlattıktan sonra şimdi şöyle kallavi bir Türk kahvesi içip fal kapatma zamanıdır. Aman içiniz hiç kararmasın, yüreğiniz hoplamasın, alacağınız haberler çok kısmetli, yollarınız uzun uzun, balıklarınız bol olsun... Yani neyse halin çıksın falin!

Pazartesi, Aralık 6

Dünya Tersine Dönseydi...


Dünya tersine dönseydi ağda ve epilasyon derdinden kurtulurduk fakat tıraş olmadığımız takdirde göbeğimize kadar uzanabilecek çok ahenkli sakallarımız olurdu.

Dünya tersine dönseydi manikür, pedikür derdimiz olmazdı ama koskoca ellerimiz 46 numaraya varan ayaklarımız olur, kendimizi çok kötü hissederdik.

Dünya tersine dönseydi aşk acısını daha alçak dozajlarda çekip atlatır, acı bize teğet geçtiği için büyüyemez hep çocuk kalırdık.

Dünya tersine dönseydi alışveriş zevkimizi kaybeder, alışveriş merkezlerinde mağaza kapılarının önünde sıkıntıdan patlayarak bekler dururduk.

Dünya tersine dönseydi kaşlarımızı muntazamca aldıramaz, tek kaş halimize bile rötuş yaptıramaz yaptırsak da utana sıkıla belli oluyor mu acaba diye gezer dert üstüne dert alırdık.

Dünya tersine dönseydi topuklu ayakkabı çilesinden kurtulur, topuklu ayakkabının insana verdiği kendine güven hissinden de mahrum kalırdık.

Dünya tersine dönseydi kibarlığımız itibar etmez, konuşmalarda araya sıkıştırmak için daha çok küfür bilmek zorunda kalırdık.

Dünya tersine dönseydi fazla kilolarımız bize o kadar da dert olmaz, göbeğimizi sıvazlaya sıvazlaya gezebilirdik fakat spor salonlarındaki baklavalı gençler en büyük kabusumuz olurdu.

Dünya tersine dönseydi dırdır edecek daha az konumuz olurdu ama üzerine dırdır edilecek daha çok konu yaratırdık.

Dünya tersine dönseydi fön fırçası, maşa, törpü gibi oyuncaklarımızın yerini sadece bir playstation konsolu alırdı.

Dünya tersine dönseydi bir gün sarışın, bir gün esmer, bir gün uzun saçlı, bir gün kısa gezemez, tek renk ve taş çatlasın 3 modele mecbur kalarak yaşardık.



Dünya tersine dönseydi üstsüz güneşlenebilmenin dayanılmaz hafifliğini yaşarken üstsüz oluşumuzun beş para etmediğini fark edip hezeyana uğrardık.

Dünya tersine dönseydi 3-5 kişiyi aynı anda idare etmeye çalışmaktan yorgun düşer, çabuk yaşlanırdık.

Dünya tersine dönseydi ah eden değil, ah alan tarafta olur, durmadan yüksek gerilim riski altında yaşamak zorunda kalırdık.

Dünya tersine dönseydi ilerleyen yaşlarımızda ‘superstar, diva’ gibi rol modellerimizin yerini ‘azgın teke’ler alır, karizmamız yerle bir oldu.

Dünya tersine dönseydi 2 sosisli,3 ıslak hamburgeri tek seferde götürebilecek kudretimiz olur, yedikçe şaşar, şaştıkça doymazdık.

Dünya tersine dönseydi makyaj derdimizden kurtulur, kapatamadığımız mor göz altları ya da ortaya çıkarılmayı bekleyen rujsuz dudaklarımıza bakar bir of çekerdik.

Dünya tersine dönseydi tuvalet yapma konusunda şekilden şekle girmez, ayakta şipşak halleder, bu seferde uzun tuvalet dedikodularından mahrum kalırdık.

Dünya tersine dönseydi saçlarımızın kırılma riskinin yerini, saçlarımızın dökülme riski alır, kel kalınca karizmatik olmanın yollarını düşünüp düşünüp kafa patlatmak zorunda kalırdık.

Dünya tersine dönseydi karşımızdakinin gözlerinin samimiyetine değil, göğüslerinin samimiyetine bakar, bakmaktan gözlerimiz yorulur şaşı olurduk.

O yüzden yatalım kalkalım dua ederim iyi ki dünya tersine dönmemiş!

Salı, Kasım 30

Yaptım Olacak!


Ben ilişki doçenti duyguycl,
Burası İstanbul'un göbeği,
Burada 3100 deneklik bir 'Hayallerin erkeği üretim ve yaşam merkezi' kuruyoruz.
Burada her seçeneğe göre erkek üretilecek, içinde golf oynayan erkek dahi olacak.
Hep hayal ederdim partnerini aldatma planlari yapmak yerine 10.kattaki bahçesinde organik domates yetiştirmeyi hayal eden erkek olur mu diye?
Yaptım olacak!
Çünkü bu devirde arızalı tiplerden usanmış her kadın, adam gibi bir adam bulmayı hakediyor!
Erkekler yalancıdır, aldatır dediler.
Erkeklerin gözleri dört döner, bağlılık onlara göre değil dediler.
Erkekler kalp kırar, onlara güven olmaz dediler.
Burada güven var, sadakat var, dürüstlük var.
Çünkü burada yeni bir yaşam olacak.
Üstelik erkekler; yakışıklılığını Brad Pitt'ten, karizmatik duruşunu Kenan İmirzalıoğlu'ndan, espiri yeteneğini Cem Yılmaz'dan, latin kıvraklığını Ricky Martin'den, ciddi duruşunu Mehmet Aslantuğ'dan, olgun muzipliğini George Clooney'den, etkiyelici bakışlarını Kıvanç Tatlıtuğ'dan, vücut yapısını Mario Lopez'den, sportmen ruhunu David Beckham'dan almış olacak.
Üstelik bu yeni projemizde 10 bin lira peşinat veren herkes, bu erkeğin sahibi olacak,
İnşaata başladık bile!...

Pazartesi, Kasım 22

Acıların Kadınıyız!

Biz acıya dayanıklı doğmuyoruz aslında, acıya dayanıklı oluyoruz. Ve bunu kendimize biz yapıyoruz.

Kaçımız zamanında karşılıksız aşkların peşinden anlamsızca koşturup harap olmadı, üstelik adı üstünde o aşklar karşılıksızdı hiç var olmadı! Ya da hangimiz başı sonu belli olmayan ilişkilerin içine kendini atmadan durabildi, başı belli olmayan şeyin sonunu kendine göre hayal edip gerçekleşmediğini görünce kahrolmadı? Birinden ayrılmayı doğru zaman ve doğru şekilde becerebilenimiz var mı? Hangi an olursa olsun beceremediğini hissedip, ‘yanlış zaman, yanlış insan’ şarkısını mırıldanarak boynu bükük dönemler geçirmeyenimiz oldu mu hiç?

Hangimiz bize zarar veren erkeği hiç düşünmeden sollayarak yoluna devam edebildi? Çoğumuz o erkeklerin arkasına takılıp peşlerinden sürüklenmedik mi? Ya da hangimizin zaman kaybı olduğunu bir kez bile düşünmediği ilişkileri oldu? Zaman kaybı dedik çünkü böylesi içimizi daha çok acıttı. Onu kaybetmenin telafisi her zaman bir başkasıyla mümkündü ama giden zamanı geri getiremezdik. Böylece bünyeye bir tutam daha acı eklemek için giden adama değil, giden zamana ah ettik daha da kötü hissettik.

Peki aldatılma sonrası boynuzlarını itinayla cilalayıp etrafa hiç bir şey yokmuşçasına gülücükler saçma oyununu oynamayanımız var mı, bu içi dışı bir olamama haliyle dengesi şaşıp, iflah olmaz intikam alma hissiyle yanıp yanıp tutuşmayanımız? Çünkü intikamı nefret ateşledi, ateşi de yine acımız körükledi.

Hiç mi bir daha asla yeminleri ettikten sonra onları bozup, bir de o sözleri söyleyen biz değilmişçesine hiçte bozuntuya vermeyip kendimizi ateşe atmadık? Ya da nasıl oldu da bile bile olur olmaz aşklara sürüklenip, sırf bu yüzden olur olmaz durumlarda kalıp acı içinde kurtulmaya çalışmaktan kendimizi alamadık?

Kaçımız başkalarının verdiği bilgece öğütleri kendi üzerinde itinayla uygulayabildi? ‘Dediklerimin arkasındayım ama yaptıklarımın hiçbir zaman arkasından olmadım ki’ misali kendi söküğümüzü dikemediğimiz milyonlarca an olmadı mı? Ve kendi kendimize sırf bu yüzden acıdığımız?

Aramızdan kim bir erkeği olduğu gibi kabul edebildi, değiştirmeye çalışmadı, bir erkeğin neyse o olacağının bilincindeyken bunu görmezden gelip kendini harap etmedi? Ya da hangimiz erkeklerden defalarca ağzı yanmışken, erkeksiz zamanlarına şükredip oturabildi sadece keyfine bakabildi, yalnızlığından dem vurmayıp, ‘yalnızım dostlarım yalnızım yalnız’ diye şikayetçi olmayıp, içinde bulunduğu durumun keyfini adam akıllı çıkarabildi?

Peki kaçımız hiçbir şeyi dert etmeden yoluna devam edebildi? Dününü, dünde kalan hatalı aşkları ve yarınında neler olabileceğini kafasında kurmadan rahat rahat yerinde oturabildi?

Birimizin de kendini bir kez olsun belirsizlikler içine atmadığı bir hikayesi oldu mu? Yaşadığının ne olduğunu bilemediği, ilişkisinin adını koyamadığı, sevilip sevilmediğini anlayamadığı, en olabilir erkekleri elinin tersiyle itip, en olmayacakları hayatına dahil edip sonra da dizlerini dövdüğü anlar gibi, en belirsiz, en sinir bozucu durumların içinde kendini bulmayanınız oldu mu hiç?

Olmadı değil mi? Bunlardan çoğu hepimizin başına en az bir kez geldi. Çünkü bunları kendi başımıza özene bezene kendimiz getirdik. Bazen bir hayale kapılıp kendi düşlerimize inandık, bazen o hayal gerçek oldu sanıp sonunda hüsrana uğradık. Bazen çok severken sevilmediğimizi anladık, bazen başka aşklara yelken açan sevgililerimizin arkasından baka kaldık. Yani mantığımız bize ne derse önce özenle dinledik sonra gittik tersini yaptık. Çünkü kaşınmadan edemedik, acı çekmeden duramadık, oturduğumuz yerde kalamadık. Bir kere acıyı tattık mı onsuz yaşayamadık, acıyla beslendik, acıyla doyduk. Ortadaki gerçekler aşikarken biz onların karesini alıp üçle çarpıp kendimizi kat kat acıya boğduk. Dalgalandıkça durulduk, olmayacak adamlara vurulduk, bazen de kendi yağımızda kavrulduk, tüm bunları yaparken de içlerine bir tutam acı koyduk.

Söylüyorum size biz acıya dayanıklı doğmadık, kendi kendimizi acıya dayanıklı yaptık ve bunu yaparken de acıya bağımlı bir hal aldık. Çünkü kendimizi durduramadık, mutlu mesut yerimizde oturamadık, avuçlarımız hep kaşındı, kaşındıkça da biz gidip acı çekebileceğimiz olayların içine daldık. Maceradan maceraya atıldık, boyumuzdan büyük aşklara kapıldık, kalbimiz kırıldı ağlamaktan katıldık, düşündük taşındık, nasıl olur deyip şaşırdık hatta düşünmekten aşındık. Peki kötü mü yaptık?

Hayır hiçte kötü yapmadık! Bu sayede her şeyi taa dibine kadar yaşadık. Mutluluğun da en tepesine çıktık, üzüntünün de en dibine vurduk. An geldi tedbir insanı olduk, an geldi şuursuzluktan kavrulduk. Bazen turnayı gözünden vurduk, bazen olur olmaz aşklara tutulduk. Hayatımızın rengi de buradan geldi zaten, bu sayede yaşadığımızı anladık. Yani biz kadın milleti acı çekmeden duramadık, duramadıkça acıya alıştık, alıştıkça tatlı anların keyfine erkeklerden daha çok vardık.

Fazla söze gerek yok ne demek lazım o zaman?

Yaşasın Mazoşizm!

Çarşamba, Kasım 3

Oyun Başlasın!

Evet beyler haklısınız, uslu, sessiz, aklı başında tabiri caizse evlenilecek kız kalmadı, peki niye kalmadı biliyor musunuz? Çünkü siz her ela gözlü çöl ahusunu elde edilecek kız olarak gördünüz hatta kahve, yeşil, mavi gözlüleri de! Ve her birinin ruhunda sinir bozucu, isyan ettirici izler bıraktınız. Önce korunaklı cam fanuslarını yıktınız sonra da dünyanın en saf, en temiz, en iyi kalpli kızı arayışına girdiniz. Ne iyi ettiniz!
Biz baktık ki, kendimiz gibi olmak gereğinden fazla hasar bırakabiliyor, düşündük taşındık sizi taklit etmeye karar verdik. Kimimiz sizin oyunlarınızda çok başarılı olduk, elinizi görüp sizi bile yendik kimimiz de yola daha yeni çıktık.
Mesela biz aldatmayı sevmezken, o kadar çok aldatıldık ki “aldatmakta güzel bir şey herhalde” diye düşünür olduk. Kimimiz yaptı, kimimiz sadece aklından geçirdi ama herkes çokça sorguladı.
Bizler yalandan nefret ederken sizlerin o kadar çok yalanını yakalar olduk ki saflık üniversitesi mezunu bünyemize yalan ve yalancılık sanatı yüksek lisansı yaptırıp size sizin yalanlarınızla karşılık vermeye başladık.
Ya da biz insanları kolay kolay terk edemez, nedensiz çekip gidemezken, ilişki kesme, aşkı bitirme konularını dan dun yapabilmeye başladık çünkü böyle gördük böyle taklit eder olduk.
Hiçbirimiz yapımız gereği yarınını düşünmeden edemezken, hepimiz birden “heeey anını yaşa, yarını yarın düşünürsün yeaah” felsefesini yaşamaya başladık çünkü sizin öyle yaptığınız için asla incinmediğinizi gördük.
Hatta bayrağı sizden devraldık seçme hakkımızı kullanmaya başladık. Gidip istediğimiz adamı biz elde etmeye çalıştık, taktik yaptık, fır döndük.
Yani biz sizin sahip olduğunuz bütün “karşı cinsle iletişim ve ilişki kurma” donanımınızı kendimize uyarlayıp kullanmaya başladık. Yani sizi sizin silahınızla yenebileceğimizi fark ettik, uyanıklık ettik. Yani dengeler değiştikçe artık sizin işiniz bizden daha zor, şimdi ilişkiler için biraz da siz çabalayıp ter dökeceksiniz. Biz artık isteyene canımız fedayken, istemeyene yol yakınken elveda deriz.
Oyunlarınıza oyunlarımızla karşılık veririz. Gerektiğinde susar, gerektiğinde sesimizi yükseltiriz. Biz var ya biz artık felaket şeyleriz!
Aslında itiraf etmeliyim ki siz bulamasanız da biz hala temelde o saftirik kızlarız. Tek farkımız zaman içinde mutasyona uğrayıp bukalemun özelliği edinmemiz. Artık istediğimiz kişiye istediğimiz karakteri gösteriyor, ağlayıp zırlayıp üzüleceğimiz varsa da bunu kendi içimizde halledip anında örtbas edebiliyoruz. Yani amazonlar asla ağlamaz diye bir kural yok aslında, ağlar da canı isterse belli eder, isterse belli etmez artık. Yani canı isterse gelir, isterse gider, isterse seçilir, isterse seçer, isterse vardır, isterse yok. Yani siz bizi fark etmeden birer TESTERE ordusu haline getirdiniz. Tebrik ederiz!
Bu durumda “Tebrikler ve oyuna hoş geldiniz beyler. Sizinle tıpkı bizle oynadıklarınız gibi bir oyun oynamak istiyoruz. Yalnız belirtmeliyiz ki bulmacayı çözüp bizi elde edebilmeniz için yalnızca 2 saatiniz var. 2 saat sonra sizin oyunlarınız sizi yok ederek hayatımızdan sonsuza dek temizleyecek. Öyleyse, oyun başlasın!”
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...